30 Mayıs 2011 Pazartesi

Bulutlara Götüren Bisiklet



Ben çocukken çok severdim bisiklet sürmeyi.
Bisiklete bindiğim vakit; benden güçlüsü, benden özgürü yokmuş gibi hissederdim.
Rüzgara karşı koyarak daha bir hızlı çevirdiğim pedallarıyla, sonsuzluğa, özgürlüğe, bulutlara gitmeyi hayal ederdim.
Yoruluna kadar, tükenene kadar çevirirdim pedalları.
Mutluydum, huzurluydum, ellerimi bırakıp rüzgarı kucaklardım...


Bisiklet demişken: TıK


28 Mayıs 2011 Cumartesi

Piknik Yapmayı Severler (:



Piknik yapmanın çok güzel ve eğlenceli bir aktivite olduğunu düşünüyorum. Tatlı telaşla lezzetler hazırlanıyor, sohbetler ediliyor, oyunlar oynanıyor ve bunun gibi nice şenlikler... İnsan piknik yaparken eğleniyor, stres atıyor, keyifleniyor felan. Yorgunluğu da oluyor elbet ama tatlı bir yorgunluk oluyor bu ve o güzel güne değiyor. Yenilenler, içilenler piknikte daha bir lezzet buluyor sanki. Ortamın şenliğinden ve sıcaklığından etkileniyor olsa gerek :)

Piknik yapmayı seviyorum...
İnsanları tanımayı ve onlarla kaynaşmayı; onlarla güzellikleri paylaşmayı...
Lakin piknikte börtü böcek sevmiyorum, alerjim var kaşınıyorum :)
Ha bir de, piknik alanlarına giden yolların bu kadar sarp kayalıklar arasında, dar ve virajlı yollar olmasından müzdaribim. Bu yönde biraz korkum var da.

Ama her şeye rağmen pikniği seviyorum! (:

26 Mayıs 2011 Perşembe

Kıskandırdıklarımızdanmısınız?




İnsanlar çok kıskanç olmuş; ya da hep öyleydiler zaten de, ben yeni farkeder olmuşum bu durumu.
Haklı kıskançlıklar da olabilir elbet, bunu doğal karşılıyor ve ölçüyü kaçırmamak şartıyla destekliyorum;
lakin değinmek istediğim nokta haksız ve saçma yere yapılan kıskançlıklar.
Mesela kimse kimseyi çekemez, kabullenemez olmuş. Herkesin içinde bir fesatlık, bir haset. Niye bu öfke bu hırs anlamış değilim. Biraz kendiniz olun, bulunduğunuz durumu bir benimseyin ya. İlla başkası olmak, ona benzemek zorunda değilsiniz ki. Hele ki özentiliğinizi kıskançlığa vurup çirkeflik yapmanın hiç alemi yok.
Milleti gereksizce kıskanıp, onun üzerinden egonuzu tatmin ederek bir yere varamazsınız.
Toplum içinde düştüğünüz o ezik konumu da yanınıza kar kalır haberiniz olsun.
Benden demesi!...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

21 Mayıs Çerkes Sürgününü Anma Programından Kareler

Gülcan Altan 21 Mayıs Çerkes Sürgününü anma etkinliğine katıldı ve çerkes ağıtlarını seslendirdi...



adigeden gelen değerli sanatçılar da ağıtlar okudular

video


ben de oradaydım ve asimilasyona hayır dedim




o günün en anlamlı fotoğrafı oldu be


                                                         Kafkasya?
                                                        -Burdaaa!!!


thamadelerimiz



ve diğer bir kaç fotoğraf...






                                                                  sürgün ateşi...


22 Mayıs 2011 Pazar

21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü


21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünü...
21 Mayıs 2011 Sürgünün 147. yıldönümü...

Ama her şey ilk günkü tazeliğinde... O insanlık dışı soykırıma duyulan acı, üzüntü, öfke, sitem... Ve her zaman da aynı tazeliğini koruyacak bu duygular. Unutulması, hafızalardan silinmesi mümkün mü bu zulmün???... Hiç bir neden yokken, suçsuz günahsız yere katledilen, vatanlarından sürülen nice insan... Onlar yabancı değil; onlar bizim atalarımız, bizim dedelerimiz!... Vatanına, benliğine, kültürüne sımsıkı sarılarak yaşayan bir toplumun bu mükemmelitesini, farklılığını çekememekti belki de tüm mesele. Ama sebep ne olursa olsun insanlık dışıydı yaşananlar...

Sürgünde nice insanımızı kaybettik, vatanımızdan kopartıldık. Ama hiç bir zaman bağımsızlık savaşımızdan, vatanımıza olan sevgimizden ve xabzemizden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz!... Vatanımızdan uzaktayız belki ama biz benliğimizin her daim farkında olarak, onlardan farklı olduğumuzu her yerde ve her şekilde göstererek belki içimiz buruk ama başımız daima dik olarak yaşamaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz...

Kaybettiklerimizle, yitirilenlerle her 21 Mayıslarda küllerimizden yeniden doğup, haykıracağız: "Direneceğiz, Yok Olmayacağız!!!..."

21 Mayıs 2011 Cumartesi


Arkası vurmayan babetler istiyorum
Islatmayan yağmur istiyorum
Yormayan koşuşturmacalar istiyorum
Farklı düşüncelere saygı ve hoşgörü istiyorum
Ve ve ve her şeyden çok, alerji yapıp, insana işkence yaşatmayan polenler is-ti-yo-ruuummm!!!

günde 9467572434678725 kere hapşırmaktan yorgun düştüm, burnum da çok kaşınıyo.
Bunlar güzel şeyler değil yahu :(  :)...




18 Mayıs 2011 Çarşamba

Oysa Biz Aynı Çocuklardık



 Babamın TCDD'de müfettiş olması nedeniyle uzun yıllar lojmanda oturduk. Hayatımın (çocukluk yıllarıma takabül etti) en güzel dönemiydi o yıllar. Bir çocuk çocukluğunu en güzel şekilde nasıl yaşayabilirse, öyle yaşadım o yılları ve hatrı hep saklı kaldı bende. Yaşadığım hiç bir şeyi unutmadım. Dün gibi hatırlarım her şeyi, gülerim, hüzünlenirim...
 Bugün yine o günlere bir yolculuk yaptım içimde; ve her zaman olduğu gibi aklıma ilk gelen şey, komşumuz Mete amca ve Nurettin dede oldu. İkisi de birbirinin zıttı kişiliklerdi ve bize yaşattıkları, hatırlarımızda bıraktıkları, ikisinin de apayrıydı.
 Nurettin Dede, kendi öz dedemden sonra gerçekten dede deyip sevdiğim ender insanlardandı. Aslında dede denecek yaşta değildi ama biz çocuklara gösterdiği ilgi ve sevgiden olsa gerek, ona hepimiz dede derdik. Bizlere ayrı ayrı değer verir, her gördüğünde konuşur, ilgilenir, severdi bizleri. Akşam onun işten gelmesini dört gözle beklerdik. Nedeni ise her akşam gelirken bizlere getirdiği ufak hediyelerdi. Bu kimi zaman birer çikolata, kimi zaman birer şeker, kimi zamansa dondurma oluyordu. Koşa koşa yanına gider ve hediyelerimizi kapışırdık :) Belli ki iyilik yapmayı, çocukları sevindirmeyi seven biri olduğu için yapıyordu bunları ama bizleri nasıl sevindirdiğini, o küçük kalplerimizde nasıl ayrı bir yer kazandığını tahmin edebileceğini hiç sanmıyorum. Üzerinden en az 10 yıl geçmesine rağmen bu güzelliklerini dün gibi hatırlıyorum ve sonsuza kadar da unutacağımı hiç ama hiç sanmıyorum.
 Ve gelelim Mete Amcaya; ona amca demek bile gelmiyordu içimizden -ki genelde sinirle ona Mete derdik!- ama yine de saygıdan dolayı demeliyim; Mete Amca bizim o güzel yıllarımızın kara kedisiydi adeta. Kendini, çocukluğumuzu burnumuzdan getirmeye adamış, içi çocuk nefretiyle dolu, her fırsatta bizi azarlayan, kovalayan ve küçücük süs köpeğiyle bizi korkutmayı hobi edinmiş bir amcamız(!) idi. Onlar lojmanın en alt katında, penceresi arka bahçemize bakan dairede oturuyorlardı. Amma velakin arka bahçeyi kendine tapulamıştı. Bizim arka bahçede oynamamıza asla tahammülü yoktu adamın. Az bir ses yapalım, gülüşelim, bağrışalım anında camda biterdi ve başlardı saymaya sövmeye. Yetmez gibi bir de köpeğini üstümüze salıp kovalardı bizi oradan. Hatta bir gün sırf onun pencerisinin önünde evcilik oynuyoruz diye cama çıkıp önce tehdit etmiş, bizim aldırmadığımızı görünce köpeğini üstümüze salmıştı. Ben korku ile kaçarken ayağım taşa takılıp düşmüştüm ve köpek koşup üstüme çıkmıştı. Neyse ki aptal adam hemen gelip almıştı köpeği üstümden. O anı hiç unutamıyorum. Nasıl da korkudan titreyerek ağlamıştım!
 Halbuki orası o lojmanda oturan herkesin özgürce kullanabileceği bir ortam ve biz çocuğuz, oyun alanına ihtiyacımız var; aynı şekilde hoplamaya, zıplamaya da!  Bu hakkımızı elimizden almaya ne hakkı olabilir ki, üstelik böyle çirkin bir şekilde! Şimdi düşününce kabullenemiyorum bu olayı. Suçu sadece senin pencerenin önünde evcilik oynamak olan çocuklara böylesi birşey yapılır mı, ya o an köpek bana zarar verseydi ya da ben o korkuyla bi' travma yaşasaydım, bunun bedelini nasıl ödeyecekti? Ne kızar ne üzülürdük bu duruma biz çocuklar...
 Ve ben hep, bir Nurettin Dedeyi düşünürdüm bir de Mete Amcayı... Çocuk aklımla sorardım kendime, neden bu fark? Biz, Nurettin Dedeye de aynı çoçuklarız, Mete Amcaya da. Nurettin Dedeye böyle şirin böyle güzel görünürken, Mete Amca için neden bu kadar çekilmez, dayanılmaz, nalet olası veletler olurduk ki?...
 Öyle böyle derken geçti işte o yıllar... Artık yaşananlar kaldı hatırda ve herkesin karşısındakinde bıraktığı değer...
 Nurettin Dede belki yaptıklarıyla bize mutluluk verdi, sevinç kattı ama kendisi, sonsuza dek kalplerde o büyük saygıyı ve minnetleri kazandı...
 Peki ya Mete Amca? O ise artık her hatırlandığında, suratlarda bir bozulma, içten içe bir kızgınlık, bir öfke ve bir sitem bıraktı yüreklerimizde...
Hayatta hiç kimseye kötülük yapmaya, kimseyi kırmaya, kimseyi üzmeye değmiyor. Şuna samimiyetle inanıyorum ki; herkes ne yaparsa yapsın, sadece kendine yapıyor ve her şey aynı şekilde fazlasıyla ona geri dönüyor!...

bir de bu yazıdan sonra iyi gider diye düşündüğüm şarkıyı paylaşmak isterim okur: Ezginin Günlüğü- Fayton :)

Merhaba Güneş! :)

 
Bugün dışarı çıktım ve gördüm ki yaz sonunda gelmiş Ankaraya. Bu yıl bu mevsimi hiç yaşayamayacağımızı düşünmüştük ki korkulan olmadı ve geç de olsa merhaba dedik yaza :)
Güzel havayı gören herkes atmış hemen kendini dışarı. Özlemişiz sanki şöyle sokaklarda dolaşmayı, parklarda oturmayı... Haklıyız tabi, uzun süredir yağmur, soğuk derken çıkamadık doğru düzgün evlerimizden.
Yaz güzeldir, renklilik ve canlılıktır, sevilir lakin bir süre sonra yanıyoruz, pişiyoruz diye şikayetlenir, bıkarız hemen. İnsanoğlu değil miyiz? :)
Bir de şuna inanıyorum ki; havanın durumu insanların hali ruhiyetlerini çok etkiliyor. Kışın veya sonbaharda, insanlarda bir durgunluk, bir ağırlık görüyorum ama mevsim yaza döndüğünde insanlardaki o durgunluk yerini hareketliliğe, şenliğe bırakıyor gibi. Hoş bir durum bu elbet :)
Ben her mevsimi severim. Her mevsimin ayrı bir güzelliği vardır çünkü. Ama en önemlisi üşüsek de, donsak da; yahut sıcaktan yanıp pişsek de, önemli olan her daim içimizdeki baharın yerini kışa bırakmasını engellenemek; her daim canlı, mutlu ve taze kalmaktır :)

15 Mayıs 2011 Pazar

Jelibondan Bir Güzel Haber (:




Şimdiye kadar "ben jelibon sevmem" diyeni çıkmadı hiç karşıma. Yediden yetmişe herkesin severek tükettiği bir şekerlemedir jelibon. Bu büyük ilgiyi tadından mı alıyor yoksa birbirinden farklı ve hoş şekillerinden mi bilemeyeceğim ama; kendi adıma konuşacak olursam gerek tadı gerekse şekilleri açısından diğer tüm şekerlere tek geçerim jelibonu :)
Bugün facebookta beğendiğim sayfalardan birinde jelibonla ilgili bir yazı okudum. Güzel bir yazıydı ancak beni şaşırttı; çünkü küçüklüğümden beri annem jelibonun tadının güzelliği kadar zararı olduğunu, içinde bir çok katkı maddesi ve renklendirici madde olduğunu söyler ve yememe pek sıcak bakmazdı. Ama bugünkü yazı bu düşüncenin tersine jelibonun insan sağlığı için bilinmeyen bir çok faydasının olduğundan bahsediyor. Benim gibi jelibonu seven ancak tüketirken tedirginlik yaşayanlar için sevindirici bir haber oldu bu :) Umarım doğruluğu vardır. 
Neyse lafı uzatmadan o bilgiyi paylaşayım sizinle:
 
"Jelibonun Harika Tadının Yanında Bilinmeyen Faydaları
Jelibonu büyük küçük herkes yer, hemen herkes sever. Jelibonu yemek diğer şekerleri yemeye benzemez; ya çekiştire çekiştire yenir ya renklerine göre ayırarak. İster en sevdiğini sona saklarsın, istersen şekilere ayırıp öyle yersin.
Değişmeyen tek şey, Jelibon yerken insan kendi
ni alıkoyamaz, arka arkaya bütün paket yenip bitirilir.
Rengarenk görüntüsü, şekilleri, kokusu, ağzımızda bıraktığı tat, bildiğimiz şeker ve jöle karışımı olan bu farklı lezzeti herkese sevdirmiş.
Genelde diğer şekerler gibi, jelibonun sağlığımız için pek faydalı bir şey olmadığını düşünürüz. Oysa jelibonun içinde pek kimsenin bilmediği ve tadı ile zevkinden çok daha büyük faydaları var.
Jelibonda şeker ve boyar madde olduğu yadsınamaz ancak sağlık açısından faydalı olan içeriği de var. Şöyle ki Jelibonların formülünde tam 15 farklı aminoasit bulunuyor ve böylelikle vücut kansere karşı direnç kazandığı gibi mikroplara karşı da daha dayanıklı hale sokuyor.
Jelibonlarda kullanılan ve hayvanlardan elde edilen jelatin maddesi ise özellikle kemiklere ve eklemlere büyük bir fayda sağlıyor. Özellikle yaşlıların karşılaştığı kemik erimeleri ve eklem rahatsızlıkları düzenli Jelibon tüketimi sayesinde oldukça hafifleyebilir.
Tabi ki jelibon tüketirken ölçülü olup şeker durumunu göz önünde sürekli olarak bulundurmalıdır.
Yani insanoğlunun keşfettiği ve ürettiği lezzetlerin arkasında tahmin etmediğimiz hayırlar olabilmektedir, demek ki, birşeylerin buldurulmasında sebepler var, çünkü dünyada hiçbir şey sebepsiz değildir. Bunu heran akıllarımızda tutup, şükretmeyi asla ihmal etmemek gerek..."
Circassian Street

10 Mayıs 2011 Salı

Sanatsal Şıftırmalar

Şimdi ben fotoğraf sanatına ilgiliyim, fotoğraf çekmeyi ve çekilmeyi fazlasıyla seviyorum ya; aç parantez, ama hiç fotojenik değilimdir, kapa parantez. Her neyse, böyle profesyönel anlamda sanatsal çekimler yapmak istiyorum, bunun için bir kursa ihtiyaç olduğunun da farkındayım lakin henüz ona sıra gelmedi. Ama en kısa zamanda bir fotoğrafçılık kursuna gitmek planlarım arasında yer alıyor.
Yine de o zamana kadar kendi çapımda, kendi acizane dijital fotoğraf makinemle çekimler yapıyorum ama pek sanat kaygısı gütmeden.
Geçen gün estiler dedim dur bi' deneyim, bakalım nasıl bi' şey çıkaracağım ortaya. Denemelerimin adı da sanatsal şıftırmalar olsun. Şıftıra şıftıra geliştiririm elbet diye...
Efenim kendi odamda, küçük kaktüsümle -adı ökkeş- felan bir şeyler yapmayı denedim.
Ee sadede gel derseniz, sonucun, amatör biri için çok da kötü olmadığını düşünüyorum.
Lafı uzatmadan fotoğrafı sizlerle paylaşıp, takdiri size bırakıyorum. Saygılar...

Dipnot: İlk deneme olduğu için elbette ki kusurlar, eksikler olmuştur; lakin bu alanda kendimi geliştirmeye kararlıyım. Bi' 10 sene sonra felan bir fotoğraf sergim olsa mesela hiç fena olmaz derim ;)


buyrunuz işte o fotoğraflar:


9 Mayıs 2011 Pazartesi

Kumsala vuran ölü dalga
ilk notan denizde dağılan bebeklerden başla
kalbimizdeki yumruk izine kadar
kafeyi çal pşinawa kafeyi çal bana!...







8 Mayıs 2011 Pazar

Varlığınız Kutlu Olsun!



Annem ve tüm anneler...
Söz konusu "anne" ise eğer; onu tarif etmeye, onun kutsallığını, değerini anlatmaya gücümün yeteceğini hiç sanmıyorum. Anneliğin iki üç kelimeyle anlatılıp bitirilebilecek bir değer olmadığından ötürü elbet...
Ama yine de bu özel günün hatırına bir kaç söz edeyim istedim.
İlk günden karşılıksız sevgiyi sınırsızca bize sunan en değerli varlıklar onlar; fedakarlığı, emeği sonsuz olan...
Her anne benim için kutsaldır, özeldir, değerlidir ama herkesin canı başkadır ya işte bu yüzden benim canım da bir başka!...
Çok uzatmak istemiyorum; zira onların günü yalnız bugün olmadığı gibi, değerleri de yalnız bugüne mahsuz değil.

Hiç bir söz onların kutsallığını, güzelliğini anlatmaya layık olamaz; tüm anneler, tek bugününüz değil varlığınız kutlu olsun! ♥

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Arkadaşını Kıskanabilir İnsan



Herkesin hayatında "en yakın" dediği bir arkadaşı elbet vardır diye düşünüyorum. Birden fazla olabilitesi elbette var ama yine de içlerinden biri bu en yakınlık derecesinde minik adımlarla öndedir. Onu diğerlerinden ayıran, farklı kılan bir şey elbet ki vardır. Tüm arkadaşlar, arkadaşlıklar güzeldir, sevilir; lakin en yakın denilen candır, senden bir parçadır, hatta diğer yarındır, seni tamamlayan, birlikte bir bütün olduğundur...
Ne kadar ekmek o kadar köfte (ne biçim bi benzetme oldu bu ya .s) misali, bu can kişi, sevildiği kadar da kıskanılabilir. Kıskanılmayadabilir ama genelde kıskanılır. Kıskanılmaması en güzelidir lakin kıskanılması da doğaldır.
Tamam lafı dolandırmayacağım, ben kıskanırım, hem de çok kıskanırım! Ne kadar seversem o kadar çok kıskanırım. Ottan çöpten kıskanırım. Haset etmem asla ama masumca kıskanırım.
Mutluyum ki; şu resmin tatlığında, sıcaklığında ve samimiyetinde bir arkadaşım, pardon dostum, pardon pardon kardeşim vaaarrr! :)))

1 Mayıs 2011 Pazar

Yine Yeniden


Açılmış sonunda bloglar. Yeni farkettim bunu. Unuttuyorlardı bize, yazmaya küstürdükleri gibi! Fazlasıyla saçma bir meselenin kurbanları olduk. Neyse ki fazla sürmedi bu havadis. Özlemişim bloğumu. Güzel bir uğraşım olduğunu düşünüyorum çünkü. Haydi o halde devam dedim ve karalamak istedim birşeyler.


Havalar da ısınıyor sanki, insan sıkılıyor evde durmaktan; gezmek istiyor, tozmak istiyor...