28 Şubat 2011 Pazartesi

Farklılıklar


Bugün gözlemlediğim ve beni çok etkileyen bir olaya itafen:
Biri orda ekmek parası için soğuğa yağmura aldırış etmeden kazanlarda tepsi yıkıyor, diğeri ise ekmek parasını oturduğu masada önüne çayı simiti gelip ağırlanarak kazanıyor.
Birbirlerini anladıkları ise pek söylenemez. Tepsi yıkayan çay içip simit yiyene anlam veremiyor, çay içip simit yiyenin ise tepsi yıkayan umrunda değil.
Oysa ikisi de insan. İkisinin de değeri bir. Aralarındaki tek fark onun ısınıp keyif yaptığı yerde, diğeri üşüyor ve bir şeyler için çabalıyor...


27 Şubat 2011 Pazar

Yitirilmiş Kimi Değerler


 Saat 11:00 civarları, uyanığım ama sıcacık yatağımdan kalkmak zor geldiği için yatıyorum hala. Annem aşağıda kahvaltı hazırlıyor. Bir ara kapı çaldı. Konuşmalardan anladığım kadarıyla gelen, bitişik komşumuz olan beyfendi idi. Bende yattığım yerden konuşmaları dinlemeye başladım. Komşumuz, birinci dairede oturan beyfendinin bir yılı aşkın süredir kanser hastası olduğunu, tedavi gördüğünü ve bu sabaha karşıda hayatını kaybettiğini ve biraz sonra cenazeye gidilceğini söyledi. Annem şaşkın, üzgün ve ne diyeceğini bilemez halde, neden şimdiye kadar bu durumdan hiç haberdar olunmadığını sordu. Komşumuz, kendilerinin ve komşuların da bunu yeni öğrendiğini söyleyerek iyi günler diledi ve gitti. Bu sırada ben, bu olay karşısında kafamda beliren bin türlü soruyla boğuşmaya başlamıştım bile.
 Birinci dairede oturan komşumuzu ne kadar tanıyoruz? Adam bir yıldır kanser hastası, biz bunu neden şimdi öğreniyoruz? Ve en önemlisi apartmandan bir cenaze çıkıyor ama hala ne bir hareketlilik ne bir ses seda var. Hala herkes kendi kabuğunda; ölen varmış, giden olmuş bir haber...
 Neyse annem durumu ayrıntılı şekilde öğrenmek için hemen birinci daireyle biraz samimiyeti olduğunu düşündüğümüz alt komşuya indi. 10 dakika sonra geldiğinde yüzündeki şaşkınlık ikiye katlanmış ve kendi kendine söylenip kızıyordu. Meğer vefat eden amca işsizmiş. Böyle bir hastalığa yakalanınca daha zor duruma düştüklerinden camiden yardım topluyorlarmış vesselam. Annem üzgün ve şaşkın. Vefat eden adamın eşiyle karşılaştıkça sık sık selamlaşıp konuştuklarını, hal hatır sorduğunu ancak hiçbir zaman böyle bir durumdan bayanın bahsetmediğini söyledi. Kafamda tekrar sorular oluştu:
 Apartmanımızda camiden yardım toplayacak kadar zor durumda olan bir aile var ve biz bundan haberdar değiliz. Tek biz değil koca apartmanda bilen sadece o bir daire. Madem böyle bir durum vardı neden bu zamana kadar kimse bilmedi, duyulmadı? Bir Allahın kulu da gelip böyle böyle bir durum var bir yardımınız dokunmaz mı diye nasıl olur da demez? Bizler bu kadar mı soyutladık kendimizi toplumdan, bu kadar mı kabuğuna çekildi herkes, bu kadar mı umarsız olundu?...
 Evet yaşanan bu olay varolan ama artık alışılagelen bir gerçeği tekrar çarptı yüzümüze tokat gibi. Gelişen dünyada her şey iyiye giderken, parelel olarak kötüye giden birşey var ki: değerlerimiz!
 Akraba akrabasını, komşu komşusunu tanımaz olmuş. Herkes kendi kabuğunda. Birileriyle tanışmaktan, diyolog kurmaktan, birileriyle bir şeyler paylaşmaktan kaçan kaçana...
Bir apartmanda nasıl bir komşu bir komşusunu tanımaz, bilmez? Karşılaşıldığında durup selam vermek yerine başını öne eğip kaçar gibi önünden geçip gidenler var! İnsanlar neden bu kadar birbirinden kaçar oldu?
 Nerde o evinde bir tas çorba pişince hemen gidip komşuyla paylaşan, evinde eksik bir şey olunca hiç çekinmeden komşudan alabilen, canı sıkıldı mı komşunun kapısını rahatlıkla tıklatıp içeri giren insanımız?
 İnsanların böyle değişmesine etki eden ne? Nerde yanlış yapıyoruz da bu sonuçlar doğuyor? Bir şeylerin düzelmesi için ne yapılmalı? Daha cevabını bulamadığım nice sorular var ve bunlara bir cevap, bir çözüm bulamamak beni çileden çıkarıyor.
 Ama şunu biliyorum ki herkes işe kendine dönüp başlamalı. Kendini değiştirmeli. Kendinde olan hataları düzeltmeli. Komşunuz size gelmiyorsa siz ona gideceksiniz. O size gülmüyorsa siz ona gülecek, o selam vermiyorsa siz selam vereceksiniz. O sizi umursamayabilir, siz umursayacaksınız. Tek komşluluk da değil hayatın her alanında bu böyle olmalı. İnsansak bunu yapmalıyız. Bir yerlerde insanlık, sevgi, dayanışma öldü diye biz içimizdeki bu duyguları, değerlerimizi yitirmemeliyiz!
 Bir de olayın şu boyutu var ki en mantığa sığmayan: bu zamana kadar doğru düzgün tanınmayan, adı bilinmeyen, varlığı yokluğu pek bir önem arz etmeyen komşumuz kaybedildikten sonra çok kıymetli olur. Zamanında yapılması gerekirken yapılmayan, akla gelmeyen her şey birileri kaybedildikten sonra gelir hep akla nedense. Bu nasıl bir tezatlık nasıl bir saçmalıktır.

Yitirilen kimi değerler bizde daha neler kaybettircek merak ediyorum...

26 Şubat 2011 Cumartesi

Şoförlüğe İlk Adım :)


Bugün güzel bir gündü. Yıllardır hayalini kurduğum ehliyetimi almak için ilk adımı atmış bulunuyorum. Sürücü kursuna yazıldııım :) Doğum günü arefesinde baya iyi oldu bu. Görmemiş ehliyet alacakmış denebilir, doğrudur kaç kere gördüm, kaç kere ehliyetim oldu ki? :)
Neyse efendim gittik işte kursa, şartlar konuşuldu edildi, program anlatıldı, bir süre yaşımın gerçekten 19 olduğuna inanamayan kurs sahibine tavırlar yapıldı felan derken baktım el sıkışıyoruz "hayırlı olsun"larla.
İşin bu kısmı kolay olanı. Asıl mesele bundan sonra başlıyor kanımca. Ben ki hayatımda direksiyon başına geçmemiş biri olarak nasıl olacakta bir kaç aya kadar sürücü olmaya hak kazanacağım merak ediyorum. Bu olayı kafamda çok büyütüyorum. Araba kullanmak çok özel bir yetenek istiyormuş ve ben onu yapamazmışım gibilerinden. Oysa ki trafikte gördüğümüz binlerce sürücü bu olayın hiç de sandığım gibi büyütülecek bir şey olmadığını gösteriyor. Bekleyelim bakalım. Yaşayıp göreceğiz zor muymuş kolay mı? :)
E şimdiden başladım ilerisi için hayaller kurmaya. Bir kayıtta bunlar oldu, ehliyetim elime verildiğin neler olur merak konusu doğrusu. Onu da o zaman paylaşırım elbet :)
Ve bugünlük de bu kadar okur. Mutlu kal...

24 Şubat 2011 Perşembe

Orada Neler Oluyor?


Tv programlarına merak sarıp, ilgiyle izlemeye başladığım günden beri kafama takılan ve hep merak ettiğim bir konu var: Neden programlarda kamera arkasında çalışan ekip asla ve asla görüntülenmez? Kamera stüdyonun her bir noktasını görüntülerken neden reji tarafını görüntülememek için büyük çaba harcar? O insanlar neden gizli kalmak zorundalar? Biz de görsek, bilsek; program programlığından, reji rejiliğinden ne kaybeder? Bunları eleştri olarak söylemiyorum cidden merak ediyorum yahu.
İzliyoruz programı güzel hoş tamam; ama sunucu arada kamera arkasıyla diyaloga geçiyor ya, işte o an nasıl çıldırıyorum merektan. Yahu şu kamerayı bir döndürüverin diye kameramanlarla kendi kendime konuştuğum bile oluyor. Hatta hatta bazen bu olaya öyle takılıyorum ki, sırf kamera arkasında kimler var, onlar şu an ne yapıyor orda diye düşünmekten program akışını kaçırdığım dahi oluyor.
Diyelim görüntülendi, sende öğrendin ne geçecek eline derseniz, pek birşey geçmeyebilir elbet ama olsun meraklıyım n'apalım.
Belki de onların görünmeyeceğini bildiğimden gelen bir iç inatlaşma benimki. Ama mantık bulamıyorum bu olaya neden yani neden bir programda arada bir arka taraf da görüntülense, şöyle bir el sallanılsa yönetmeni, yapımcısı, ekip asistanı v.s tarafından daha hoş daha sıcak ve içten olmaz mı? Olmaz, mümükünatı yok deniliyorsa nedenleriyle bir açıklama istiyorum efendim. Beni bu konuda birileri aydınlatsın. şu merakıma biri son versin artık.
İnsanlar programa ya program için ya da tvde görünme hevesine gider ya, bende bir programa sırf kamera arkasını görmek için gideceğim.

Siz Hiç Bayat Poğaça Oldunuz mu?

Ben oldum. Bugün bayat bir poğaça oldum. Bayat poğaça gibi tatsız ve kuruydum.
Bir acayiptim bugün. Kendimi uyuşuk kedi gibi hissettim durdum. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Yaptığım şeylerden hiç birini de zevk alarak yapmadım.
Şu an şu yazıyı bile zorla yazıyorum. Madem zorla, niye yazıyosun? denebilir ama içinde bulunduğum hal-i vaziyeti dile getirmek istedim. Kendimi koca bir boşlukta hissettim bugün. Ne yapsam sorusuna cevap düşünemeyecek kadar uyuşuk. Doğru düzgün ne kitap okudum ne ders çalıştım. Şimdi de bunun vicdan azabını çekiyorum. Ama içimden gelmedi işte hiçbir şey yapmak. Yatıp bir on gün uyuyasım var;  ama yapmam gereken tonlarca da şey var!
Umarım yarın sabah uyandığımda bu durum bitmiş gitmiş olur. Bu halde devam etmemeliyim. Kendime taze bir ben lazımm.
Şu günlerde yalnız bu ruh halimden değil, birçok yönden tazelenmek istiyorum aslında. Sertapcığım ne de güzel söylemiş bu olayı: "Kendime yeni bir ben lazım!"

Buyrunuz:


6 Şubat 2011 Pazar

İçine Dönünce Herkes Yalnızdır



Başlığı görünce, yine depresyona girmiş, melankolik takılan, klişe bunalım bir tip bu da denebilir; ama hiç öyle değil. Yani depresyonda değilim, hiçbir zaman da melankolik takılmadım, takılmam. Mutsuzluklarım, üzüntülerim, can sıkıntılarım var elbet; ama bunlar değil bu yazıyı yazdırmaya sebep. Bu düşünce düşündükçe geldi aklıma. Belki biraz felsefe yaptım kendimce ve bu sonuca vardım işte: "İçine dönünce herkes yalnızdır."
Çevremizde, belki az belki çok birçok yakınımız, eşimiz, dostumuz var; bu kimselerle paylaştığımız sırlarımız, dertlerimiz, yaşadığımız mutlu anlar, güzel olaylar var. Bakıldığında sosyal, mutlu ve insancıl kimselerizdir. Bizden içine kapanık, karamsar, bunalım davranışlar beklenmez, göstermeyiz de zaten. Doğrudur fakat olayın bir de şu noktası var ki; insanın bir şekilde yalnız olduğu, kendiyle kaldığı  zamanı. İşte o noktada istediğiniz kadar yakınınız, seveniniz olsun, sizin o noktanıza kimseler ilişemez. Yani o noktaya gelince insanın kimseye kalmak istemediği, kimseyle yaşayamayacağı, paylaşamayacağı şeyler mutlaka vardır. O noktada sırdaşı da dostu da kendisidir. Yalnız kendi anlar kendini, kendine kalmak zorundadır. Bu nokta insanın içine döndüğü noktadır ve içine dönünce herkes yalnızdır, kendiyledir, kendinedir...
Bu da benim acizane fikrimdir.

Nokta nokta nokta... (Yazıda fazlasıyla kullandığım nokta kelimesine itafen)

3 Şubat 2011 Perşembe

Birkaç Gün Öncesine Dair



Ankaranın güzel semtlerinden birinde (evimde değil yani!) sakinliğin sesini dinliyorum.
Dışarıda çok güzel kar yağıyor, her taraf bembeyaz.
Odaya sokağın loş ışığı vurmakta; odada hoş bir aydınlık.
Elimde kağıt kalem, sokak lambasının aydınlattığı kadarıyla birkaç satır karalıyorum.
Camdan baktığımda gördüğüm manzara huzur verici cinsten.
Karın o saf temizliği ve duru beyazlığı beni huzura davet ediyor adeta;
Bense şu an da bile küçük şeylere takılarak mutsuz olabilecek kadar yetenekli bir insanım!
Her neyse...
Şimdi bu loş ışıklı, küçük, mütevazi odada başımı yastığa koyuyorum.
Yalnızca huzur, güzel bir uyku
ve yeni güne yenilenmiş olarak uyanmak istiyorum bir de.
Ve her daim bu karı ve bu loş ama hoş olan sokak lambasını...

Yaşayarak Tecrübe Edilenlerden


İnsanları ve size verdikleri değeri en iyi, onların size hiç ihtiyacı olmadığı, en rahat ve en mutlu dönemlerinde anlayabilirsiniz.
Bir başkasını görünce sizi unutan, sizi önemsemeyen, siz yokmuşsunuz gibi davranan kimse sizin gerçek dostunuz olamaz.
Çok acı bir şeydir bu, hele ki bunu tecrübe ederek yazmış olmak acıdan da acı!